Pirinç Hanı’nın duvarları Mezeci Çırağı ile dile geldi

ozkan_irman-pirinchani

Pirinç Hanı’nın duvarları Mezeci Çırağı ile dile geldi

 

Röportaj: Sibel Bağcı Uzun Fotoğraf: Onur Özdemir

 (5 Ekim 2014 tarihinde Hürriyet Bursa’da yayınlanmıştır)

Özkan İrman, çocuk gözüyle kaleme aldığı “Pirinç Hanı- Mezeci Çırağı” kitabı ile Pirinç Hanı’nın 70’li yıllarının hem gözü hem kulağı oldu. Mezeci Çırağı’nın sessiz tanıklığındaki hanın duvarları, yıllar sonra bu kitapta dile geldi.

Minteks Yönetim Kurulu Başkanı Özkan İrman ile bundan 10 yıl önce tanıştığımda, işletmesinin dört bir yanında elinde telsiz telefonuyla koşturan, heyecanlı bir iş adamı profili çiziyordu. Gördüğüm; havlu bornoz sektöründe değeri gittikçe yükselen bir markaya imza attığı, bilmediğim şey ise; başarısının arkasındaki çok özel hikâyesinin varlığıydı.

Henüz yeni yayınlanan “Pirinç Hanı-Mezeci Çırağı” kitabını bir solukta okuyunca, tüm taşlar ben de yerine oturdu diyebilirim. O; 70’li yılların Pirinç Hanı’nda yoksulluğun, garipliğin, aşk acısının ve de çaresizliğin sessiz tanığı; Mezeci Çırağı’ydı!

Kitabı bitirdiğimde, hiç beklemediğim bir sonun etkisiyle boğazımdaki düğüm, göz yaşlarına yerini bırakmıştı çoktan. Özkan İrman ile en kısa zamanda Pirinç Hanı’nda buluşup o yılları yeniden yaşamalıydım.

Nihayetinde aynı heyecanla hanın meydanında buluştuğumuzda Özkan İrman, 7 yaşındaki Mezeci Çırağı, ben ise zamanda yolculuk yapan biri gibiydim. Eminim siz de bu kitabı okurken, Pirinç Hanı’nı bir başka gözle görecek ve yeniden hak ettiği değeri almasını isteyeceksiniz.

Özkan İrman’ın Pirinç Hanı’ndaki hayatı ne zaman başladı?

Benim Pirinç Hanı serüvenim 70’li yıllarda, daha 7 yaşındayken başlar. Babam İstanbul’da işini yürütemeyerek Bursa’ya geldiğinde, handan küçücük bir dükkân kiralar. O kadar küçük ki cephesi bile yoktur ama mutlaka bir vitrine ihtiyacı vardır.  O vitrin de ekonomik ve ucuz görünsün diye, hiçbir yere gidemeyecek büyüklükte kocaman bir üç tekerlekli araba olur. Hatta onunla ilgili, babamla stadyuma köfte satmaya gittiğimiz ama bu gidiş gelişin tam bir cehennem azabı olduğu bir anım var ki; orası benim en yaralı ve en zor kabuk bağlattığım yerimdir. Kitapta bundan bahsetmiyorum ama “Ekmek parası” isimli şiirimde geçer. Babam Mezeci İsmail Hakkı diye tanınırdı. Ben de handa birçok esnafın yanında bulunan çıraklar gibi, ücretsiz iş gücüydüm.

Kitapta geçen hikâyeye bakıldığında, aslında küçük yaşınıza rağmen Pirinç Hanı’nın 70’li yıllarının hem gözü hem kulağı olduğunuz görülüyor. Neydi sizi en çok yazmaya iten şey?

Elimde bir askı, han içinde ve dışında bütün bu dükkânları gezen, aynı zamanda gözlemleyen bir çocuktum. Kaç numarada kim var iyi bilirdim. Zorluklar çekmiş, o dönemin acısını yaşamış ve anılar biriktirmiş biri olarak, yaşadığım şeyler yok olmasın, az da olsa insanlar o dönemi bilsin istedim. Anılar öyle birikmişti ki, bahar ayını bekleyen bir tomurcuğun patlaması gibi, ben de zamanı ertelemeden ister istemez yazmaya başladım.

İLİKLERİNE KADAR HİSSEDECEKLER

Fazla ipucu vermeden kitabımızın konusundan da bahsedelim isterseniz. Okuyucular nasıl bir hikâye bulacaklar bu kitapta?

Pirinç Hanı deyince tarihini anlattığımız anlaşılmasın. Bu kitapta; mezeci çırağı bir çocuğun, yani benim gözümden anılar yumağı sonrasında oluşmuş, yoksulluğu, garipliği, aşk acısını iliklerine kadar hissedecekleri hüzünlü bir hikâye var.

Zaman zaman gülümseten anıları da es geçmeyelim isterseniz?

Tabi şunu belirtmeden de geçmeyeyim; her toplumun kendine ait bir jargonu vardır. Pirinç Hanı esnafında da o yıllarda argo konuşmalar, lakap takmalar bolca vardı. Kitapta elimden geldiğince rahatsız etmeyecek şekilde vermeye çalıştım. Okuyucular şimdiden beni affetsinler, o günlük yaşamı hissetmelerini istediğimden, az da olsa sansür koyamadım.

HAN HERKESİ BARINDIRMAZDI

Kitapta aynı zamanda o dönemin esnafına ve ticaret hayatına da ışık tutuyorsunuz. Nasıl bir tablo vardı sizin gözünüzde?

Bir zamanlar tahıl ve pirinç satılan handa, o dönemde artık kunduracılar, dökümcüler, demirciler, marangozlar bulunuyordu. Herkesin işi çok ağır, şartları çok zordu. Ama hepsi işinde ayrı ustaydı. En önemlisi ise insan ilişkileriydi. Eski ve kadim bir kültür vardı aralarında. Herkes birbirine son derece saygılı, konuşmalarında da son derece özenliydi. Pirinç Hanı da ilişkileri iyi olmayanı barındırmaz, kendi doğal refleksi ile reddederdi zaten.

Yoksulluk kadar esnaf arasındaki dayanışma da insanın içini ısıtıyor gerçekten.

Dayanışma olmazsa, yaşanmaz ki. Handa da görünmeyen duygusal bir ağ vardı. İnsan hayrete düşüyordu. Örneğin bir hayır yapılacaksa hemen bir ayakkabı kutusu açılır, elden ele dolaşırdı. Dürüstlüğünden şüphe edilmez, kimin ne verdiği bilinmez, içerisinde ne kadar olduğu sayılmaksızın ağzı kapatılır ve ihtiyacı olana verilirdi. Kitaptaki karakterlerden biri olan Halil gibi, dönemin sosyal güvencesi sayılan, yoksulları haksızlıktan koruyup kollayan ağabeylerimiz de vardı.

Fiziksel şartlarınız nasıldı?

Şimdi Cezayir’in yaşadığı günlerdeki gibi, hijyen yerlerde geziyordu. Çöpleri attığımız yere milyon tane sinek konar kalkardı ama olağan bir şeydi. Boş kaldık mı sinek avlardık (gülerek). Sinek avlama deyimi de oradan çıkmış muhtemelen.

ESNAFTAN ÇOK ŞEY ÖĞRENDİM

Gözlemlerinizin, sizin ticaret hayatınızdaki başarınıza da önemli katkıları olmuştur muhakkak?

Çocukken çok fazla algılayamıyorsun ama bu tıpkı bir yap-bozun parçaları gibi. Beyninin bir köşesinde öğrendiklerin duruyor ve zamanı gelince parçalar yerini buluyor. Pirinç Hanı’nda da ticaretin birtakım düsturları vardı. “Hafta sonu gelindiğinde borç ödenir” denirdi mesela. Borcuna sadık olmayan esnaf ayakta kalamaz diye daha çocukken beynime bir çentik atıldı. Ya da yaptığın “iş mutlaka teveccüh görecek, olmuyorsa değiştireceksin” sözleri ürün farklılaşmasını anlatıyordu. Babam elma suyu ile başladığı işinde esnaftan talep var diye kuru fasulye yapmaya kadar gelmişti. Kuru yapacaksa, sabah erkenden işe gelirdi. Sorumluluk bilinci, özen göstermek demekti bu benim için. Ben bunları öğrenerek büyüdüm.

İLHAN İREM SÜRPRİZİ

Kitapta bir de İlhan İrem sürprizi var?                                                                                                           

İlhan İrem bana ilham veren biri. Onun posterini gördüğüm günü hiç unutmam; ince bıyıklı, papyonlu bir fotoğrafı vardı. Birkaç plakçıda arka arkaya çalardı. İlhan İrem’i hala hiç bıkmadan dinlerim. Ne zaman dinlesem 70’li yılları iliklerimde hissediyorum. Kitabı bir yakını vasıtasıyla kendisine de ilettim. Okuyacağını belirtmiş. Çocuk gözüyle İlhan İrem’i okumasını çok isterim. İnşallah o da o günleri yeniden yaşar.

Aradan geçen bunca yılda Pirinç Hanı’nın dönüşümüne de şahit oldunuz. Neler hissettiriyor size şu anda bu han?

Tophane Endüstri Meslek Lisesi’nde okurken de babamın dükkânına köfte yemeye geliyordum. Boşları toplayıp, bulaşıkları yıkayıp okula gidiyordum. Sonrasında babam emekli oldu ve dükkânı kapattı. Ben de zor şartlarda gazetelerden hazırlanarak, Dokuz Eylül Üniversitesi İşletme Fakültesi’ni kazandım. Restorasyon yapılana kadar yine esnaflar vardı ama mesleklerinin daha çok sanayiye kayması gibi bazı sorunlarla birlikte, onlar için yaşanılmaz hale gelmişti.

Şuandaki haline baktığımda ise Bursa’nın en eski ve en büyük hanına, birtakım uzmanların el atmasında, dokunuşların olmasında fayda var. Hem esnafın işleri artar hem de buraya gelen bu hanı gerçekten yaşar. Ben Pirinç Hanı çocuğuyum, daha güzel yaşamasını çok arzu ederim.

YENİ KİTAPLAR SIRADA

Yeni kitap gelecek mi diye sormuyorum. Sırada ne var?

“We are going to Finland” var sırada. Özellikle Glasnost sonrası, Türk toplumunun ve Türk erkeğinin düştüğü girdabı ve toplumu ne hale getirdiğinin trajikomik hikayesini anlatacağım. Zamanında beni de çok üzen olayların, bugünün penceresinden baktığımızda ne kadar da komik olduğunu görecekler. Aynı zamanda bu kitabı yazarken hatalarımın bir kısmı ile yüzleşiyorum. Arkasından “Kafamın tasını arttıran şeyler” adı altında makalelerimi bir araya topladım. Sonrasında ise şiirlerim var naçizane yazdığım.

Artık dünya markası haline gelen önemli bir markanın sahibi olarak, işletme deneyimlerinizi dinlemek isteyenler de oluyordur eminim. Genç girişimciler için böyle bir kitap gelecek mi?

Aslında uzun süredir yazıyorum. Ama şu an yayınlamak için erken buluyorum. Deneyimlerime bir de 10-15 yıl sonrasının gözüyle tekrar bakmak istiyorum. Bilgi çok değerlidir, çünkü tecrübe sonrası oluşur. Çok basite aldığınız bir bilgi, an gelir başka birinin hayatını kurtarabilir. Bu nedenle şunun altını özellikle çizmek isterim; Kimin olursa olsun hiç önemli değil, ister dünyaca ünlü bir iş adamına ister temizlik işçisine ait olsun, tecrübeleri asla küçümsemeyin.

Sizi dinledikten sonra “zamanım yok” bahanesi de ortadan kalkıyor. Bu kadar çok yazan biri çok da okuyordur eminim?

Okuma serüvenim sonsuz. Özellikle gündemde olan bütün kitapları, milyonlar bunu neden okuyor diye merak ederim. Klasiklerin tamamını zaten okudum. Yazar olarak John Steinbeck hastasıyım. Gazeteci yazar Günter Wallraff’ın, 1980’li yılların başında Almanya’da çalışan bir Türk işçisi kılığına girerek, sömürüyü yok sayılmayı anlattığı “En Alttakiler” kitabı da bir fenomendir benim için. Bir de biyografileri okumayı çok severim.